?Aşk nedir? sorusunun son yıllarda arama motorlarında en çok araştırılan konu olduğuna dair bir çok haber okumaktayız. Bu soruya kesin ve net cevap vermek için pek çok araştırma şirketi ve haber kanalının harekete geçtiğini biliyoruz. Üzücü haber ise, hala buna ortak bir yanıt alınamamış olması. Çünkü genel bir bakışla, bilim, psikoterapi, edebiyat, din ve hatta felsefe bu konu üzerine derin teoriler barındırıyor. Aşk; bir kimya veya bir hormon olmasından, sadece tutkulu bir bağlılık olmasına kadar geniş çerçevede inceleniyor ve psikoloji bilimine göre de pek çok biçimi var.



Sezgisel olarak hepimiz ?Tek ihtiyacımız olan şeyin aşk? olduğunu bilsek de son dönemde yapılan araştırmalar da bu sezgilerimizi deneysel olarak da kanıtlar nitelikte. Harvard?da yapılan 75 yıl süren araştırma sonucuna göre aşk, mutlu ve tatminkar bir hayatın en önemli anahtarı. Ama yine de aşkın hayatımızdan bazen serbestçe geçip gitmesine izin verirken, bazen ilişkilerde pek çok engelle karşılaşıyor ve kendimizi aşka bırakamıyoruz. Belki de tam da bu yüzden ?aşka inanmak ve inanmamak? ayrımına geliyoruz. Kendimizi aşka karsı savunmanın tüm yollarını kullanabiliyor ve aşkı alır ya da verirken çeşitli mücadelelerle basmasa kalıyoruz. Ona gerçekten yakından bakabiliyor olabilmek, aşkı deneyimleyip tanımlayabilmek ve sevdiğimizle birlikte olabilmek oldukça değerli.

Peki, aşk dolu bir ilişki, romantik ve biraz da deneysel anlamda hangi temel özellikleri barındırıyor?
- Hem fiziksel hem de duygusal tüm sevgi ifadelerinin açıkça gösterildiği,
- Tatmin ve memnuniyetin diğerine sunulduğu,
- Birbirlerinin ihtiyaçlarına karsı hassas, merhametli ve şefkatli olunduğu,
- Ortak ilgi alanları ve aktivitelerin bulunduğu,
- Sahip olunanlara dair ortak paylaşımın mutlaka olduğu,
- Dürüstçe ve sürekli olarak duyguları ifade edebilmenin hiç zor olmadığı,
- Sevilen kişinin umutlarına, endişelerine, huzuruna ortak ve ona her konuda destek olunabilen ilişkilerin aşkla dolu olduğunu söyleyebiliyoruz.

Aşk, bencillik ve kişisel çıkarlardan uzak, sadece sevilen kişiye yönelik yoğun duygular içerilmesine sebep olur. Kişiyi psikolojik olarak beslerken, bireyin özgüven gelişimini ve iyilik duygularının artısını sağlar. Aşk, hiçbir zaman kandırma içermez. Sevilenin kırılacak olma korkusu kişinin, onu aldatmasından ve kandırmasından uzaklaştırır.

Biz birini severken, ne kadar bu standartlara uyum gösterebiliyoruz? İlişkilerimiz hakkında düşünürken sanırım bir kaç soruyu sormamız ve kendimize dürüstçe cevap vermemiz gerekiyor:

İkimiz de birbirimizi duygusal olarak besleyebiliyor muyuz??
Diğerimiz sadece kendisini iyi hissetsin diye yaptıklarımız var mı??

Çoğu zaman aşkı sadece içine düştüğümüz ve bilinçsizce yaptığımız bir seçim olarak görürüz. Böylesine pasif olduğumuz ilişkinin içinde, kolaylıkla değer verdiğimiz kişinin hayat tarzını değiştirme, onun bireyselliğini unutma ve saygıyı yok etme gibi durumlarda bulunabiliriz. Aynı şey kendimizde de gerçekleşebilir. Kendi ihtiyaçlarımızı görmezden geldiğimiz, kendimizi kaybettiğimiz zamanlar olabilir. Böyle anlarda iki ayrı kişi olduğumuzu unutup, tekmişiz illüzyonuna kapılmak ilişkiler için yapılacak en kötü şeylerden biridir. Aradaki sevgi dolu bağın, hayali bir birleşme bağına dönüşmesi ilişki içindeki rollerde de değişiklik oluşturur. Karşılıklı duygusal beslenme, yeniliklere beraber heyecanlanma, karsındakini olduğu gibi kabul etme zamanla yerini, bir ebeveynin çocuğuna gösterdiği tüm duygusal ve fiziksel bakımı gibi sadece tek kişinin ihtiyaçlarına yönelmeye ve tek görev olarak onu memnun etmeye dönüşebilir.

Böyle noktalarda, duygusal açlığı, gerçek sevgiden ayırabilmek önemlidir.

İlişkilerdeki kilit sözcük ?biz? ve ?bizim? olmalıdır. Aşk, başka bir kişi üzerinde mülkiyet işaretimiz değildir. Aşk, hiçbir zaman bir manipülasyon eylemi olmamalıdır. Aksine ayrı bir birey olarak içten takdir etme ve bireyselliklerden vazgeçmeden ortak noktada buluşabilmektir. Değer verdiğimiz kişiye bu çerçeveden bakabildiğimizde, onların da girdikleri hayatımıza yanlarında mutluluk getirdiklerine şahit olabiliriz. O kişiye sevgi ve şefkat açısından cömert oldukça, hem ilişkinizin hem de tüm dış dünyanızın daha da güzelleştiğinin ve sevilebilir olduğunun farkına varacaksınız.

Tabii ki, bahsedilen şekilde bir ilişkiyi ararken ve asık olduğumuz kişiyle ilişkiye baslarken de zorluklarla karşılaşılabiliriz. Sevgiden daha azının bulunduğu ilişkiler içinde olmamızın nedenlerinden biri de çoğu zaman geçmişimiz içine kodlanan, eskiye ait bilgiler. Yeni ilişkimizde fark ettiğimiz reddedilme ya da zorlanma gibi olgular, kendi aile dinamiklerimizle karşılaştırdığımızda tanıdık gelebilir. Kısacası, çocukken içinde bulunduğumuz o saf dinamikleri yetişkin ilişkilerimiz içine saklayarak, bir şekilde yeniden inşa etmeye çalışıyoruz. Bu sebeple seçtiğimiz kişi babamızı veya annemizi andırıyor. Zaman zaman acı verici olan o geçmişi, yeni ilişkimizde nasıl yeniden yapılandırabilir ve dolayısıyla düzeltebiliriz?

Yeniden yasayarak, yeniden öğrenerek, sadece sevgimize değil, kendimize ait olumsuz duygu ve düşüncelerin farkına varıp onlara da sahip çıkarak. Kendimizi ve özsaygımızı hissetmedikçe, bir başkasına yönelik aşkımızı ifade etmek zordur. Kısacası, aşk dolu bir ilişki için, kendimize ait bütün olumlu ve olumsuz öz düşüncelerimizin ve eleştirel iç sesimizin farkına varmalıyız.

Back-Up Psikolojik Rehberi Ece Konuralp